«

»

Mar 27

Bu Yazı bas

İngilizce Türkçe Şiirler

İngilizce Türkçe Şiirler

Memleket İsterim
**
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiceklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

Cahit Sıtkı Tarancı

I Want a Country

I want a country
Let the sky be blue, the bough green, the cornfield yellow
Let it be a land of birds and flowers

I want a country
Let there be no pain in the head, no yearning in the heart
Let there be an end to brothers’ quarrels

I want a country
Let there be no rich and poor, no you and me
On winter days let everyone have hose and home

I want a country
Let living be like loving from the heart
If there must be complaint, let it be of death
Cahit Sıtkı Tarancı
**

BEDAVA

Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava;
Otomobillerin dişi,
Sinemaların kapısı,
Camekanlar bedava;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava;
Kelle fiyatına hürriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yaşıyoruz, bedava.

Orhan Veli

—————————

FREE

We live free
Air is free, clouds are free
Valleys and hills are free
Rain and mud are free
The outside of cars
The entrances of cinemas
And the shop windows are free
Bread and cheese cost money
But stale water is free
Freedom can cost your head
But prison is free
We live free

Orhan Veli Kanık

Hikaye

Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!

Benim doğduðum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!

Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!

Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkiyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!

Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgarları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!

Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz!

Cahit Kulebi

———————————–

Song

Your lips are red
Your hands are white
Take my hands, child,
Hold them a while.

In the village where I was born
There were no walnut trees
That’s why I yearn for coolness
Fondle me a while.

In the village where I was born
There were no cornfields
So scatter your hair child
Flaunt it a while.

In the village where I was born
The north winds blew
That’s why my lips are aaaaaed
Kiss them a while

In the village where I was born
Bandits struck by night
That’s why I hate to be alone
Speak with me a while

In the village where I was born
Men did not know how to laugh
That’s why I’m still so unhappy
Make me laugh a while

You are light and beauty, like my country
The village where I was born was beautiful too
Now tell me of the place where you were born
Tell me a while.

Cahit Kulebi

OTUZ BEŞ YAŞ

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız,
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
Insan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?

Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.

Cahit Sıtkı Tarancı

—————————————————–
AGE THIRTY-FIVE

The age is thirty-five! Half of the way!
We’re in the middle of life like a Dante.
The fire we felt at the time of our youth,
When complaining is no use any longer,
Goes out without caring about tears.

Did it snow on my temples or what’s this?
God, this wrinkled face belongs to me?
Or those purple bulges beneath my eyes?
Why did you become enemy to me,
Oh the mirrors I knew as friends for years.

How the man changes with time!
The man at those pictures is not me.
Oh those days, my desires, and excitement!
This cheerful man is not me.
That I lack of troubles is but a lie.

My first love like only a dream,
Is now strange even as a memory.
Our ways separated, one by one;
With the friends we began our lives,
My loneliness gradually increases.

There was also another colour of sky!
I recognized a stone hard so late.
Water would drown man, fire would burn!
Everyday, rising, is a trouble,
One understands when he comes to this age.

Quince’s yellow, pomegranate’s red autumns!
Which I accept a little further each year.
Why are the birds still circling around at sky?
Why is this funeral? Who died again?
How many such gardens did I see topsy-turvy?

What can you do, death comes to all us.
You fall asleep; and you don’t wake up.
Who knows, where, how, at what age?
You will have a single prayer long sovereignty,
By the grave stone as if it was your throne.
Cahit Sıtkı Tarancı

Kaldırımlar – Necip Fazıl Kısakürek

Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında,
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa karışan noktasında
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık,
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
Bu gece yarısında iki kişi uyanık:
Biri benim, biri de uzayan kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor,
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler.
Simsiyah camlarını üzerime dikiyor
Gözleri çıkarılmış bir ama gibi evler.

Kaldırımlar, ıstırap çekenlerin annesi,
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek bir kucakta,
Ben bu kaldırımların istediği çocuğum.
Aman, sabah olmasın bu karanlık sokakta,
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.

Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin,
İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler.
Tak… tak… ayak sesimi aç köpekler işitsin.
Yolumun takı olsun zulmetten taş kemerler.

Ne ışıkta gezeyim, ne göze görüneyim,
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.
Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim,
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya,
Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya
Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi.

Sidewalks

I’m in the street, in a street all lonely
Walking, walking and never looking back
At the point my path is mingled with the black
I seem to see a phantom wait for me

Ashen clouds overcast the darkling sky
Lightening bolts seek the chimneys of homes
In this midnight only two who sleepless roam
I here am one and there the sidewalks lie

Drop by drop a terror collects in me
At the head of every street the demons wait
The houses fix their gaze, dark black and great,
On me, like blindmen with their eyes ripped free

The sidewalks, mother to the suffering
Sidewalks, the person who has lived in me
Sidewalks, sound heard when all sounds cease to be
Sidewalks, a language within me lingering

I’ll not give up life in a soft embrace
I am the child nursed at this sidewalk’s breast
Please let no morning on this dark street rest
On this dark street let me ever run my race

Let me go on and the road, let us not stay
Let the lamps flow past me like a flood
Let hungry dogs hear the click-clack of my tread
Let there be an arch, vaulted in gloom, on my way

Let the daytimes be yours, give me darknesses
Let me not walk in light nor to eyes appear
As in a damp quilt let me wrap myself here
Cover me, cover me in their cool darknesses

If my body, aaaa-length on these stones could lie
If these cold stones would draw the fever from my brow
Like these streets plunging into uncanny drowse
If only the sidewalks’ melancholy mate would die

Necip Fazıl Kısakürek
İstanbul’u Dinliyorum

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor

Uzaklarda, çok uzaklarda
Sucuların hiç durmayan çıngırakları;
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor derken
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık;
Ağlar çekiliyor dalyanlarda; Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı,
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular,
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu,
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı
Dinmiş lodosların uğultusu içinde.
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan.
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde.
Alnın sıcak mı, değil mi biliyorum;
Dudakların ıslak mı değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul’u dinliyorum.

Orhan Veli KANIK

——————————————
I AM LISTENING TO ISTANBUL

I am listening to Istanbul, intent, my eyes closed;
At first there blows a gentle breeze
And the leaves on the trees
Softly flutter or sway;
Out there, far away,
The bells of water carriers incessantly ring;
I am listening to Istanbul, intent, my eyes closed.

I am listening to Istanbul, intent, my eyes closed;
Then suddenly birds fly by,
Flocks of birds, high up, in a hue and cry
While nets are drawn in the fishing grounds
And a woman’s feet begin to dabble in the water.
I am listening to Istanbul, intent, my eyes closed.

I am listening to Istanbul, intent, my eyes closed.
The Grand Bazaar is serene and cool,
A hubbub at the hub of the market,
Mosque yards are brimful of pigeons,
At the docks while hammers bang and clang
Spring winds bear the smell of sweat;
I am listening to Istanbul, intent, my eyes closed.

I am listening to Istanbul, intent, my eyes closed;
Still giddy since bygone bacchanals,
A seaside mansion with dingy boathouses is fast asleep,
Amid the din and drone of southern winds, reposed,
I am listening to Istanbul, intent, my eyes closed.

I am listening to Istanbul, intent, my eyes closed.
Now a dainty girl walks by on the sidewalk:
Cusswords, tunes and songs, malapert remarks;
Something falls on the ground out of her hand,
It’s a rose I guess.
I am listening to Istanbul, intent, my eyes closed.

I am listening to Istanbul, intent, my eyes closed;
A bird flutters round your skirt;
I know your brow is moist with sweat
And your lips are wet.
A silver moon rises beyond the pine trees:
I can sense it all in your heart’s throbbing.
I am listening to Istanbul, intent, my eyes

 

 

Gelen Aramalar

ingilizce şiirler ve türkçelerimemleket isterim ingilizceingilizce türkçe karışık şiir

Bu yazının kalıcı bağlantısı http://ingilizcebook.com/ingilizce-turkce-siirler.html

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Image Hosted by ImageShack.us CENGİZ DAMAR'IN YENİ KİTABI ÇIKTI KİTAPÇILARDA